Sıkıntı
Pazar sabahı oturup çalışmam lazım. Son yazımı hala dergiye veremedim. Galiba yetişmeyecek. Varsın yansın. Zaten hiç kimsenin okumadığı bir dergiye yazıyorum. Acıktım. Biraz atıştırsam mı? Atıştırmak bu ne biçim bir tabir nereden türemiş olsa gerek? Atışmak atıştırmak aklıma mantıklı bir etimolojik açıklama gelmiyor. Bunu da TDK düşünsün. TDK sahi şu an ne üzerinde çalışıyor acaba? Hava da puslu. Bir tur atayım en iyisi dışarıda. Paltomu giyip çıkayım dışarısı soğuktur. Pazar günü olduğundan tek insan yok dışarıda. Caddeden yukarı doğru çıktığımda iki tane yaşlı adama rastlıyorum. Yanlarından usulca geçerken birinin suratı gözüme çarpıyor. Şu yaşlı amca dedeme ne kadar benziyor. Arkamı dönüyorum. Tekrar kontrol ediyorum. Rahmetliye benziyor hakikaten. Yok o öldü. O olamaz. Ama dedem sırf beni dövebilmek için hortlar elinde imkanı olsa. Küçükken çok sopasını yedik ben ve abim. Ben on yaşlarımdayım. Camide çorapla top oynuyorduk. İmam cemaat kızmadı. Bunun hemen kaşlar çatıldı. Suratı domates rengini aldı. Bastonuyla vurmaya başladı. İmam araya girdi de elinden kurtulduk. Belki de dindar olmamamın sebebi bu. Birkaç yıl camiye giremedim korkudan. Hemen de suçumu dedeme attım. Benim hamurumda yok iyi bir mümin olmak. Aman neyse şu ilerdeki parkta banka oturayım biraz. Belediye bu parkı bu senenin yazında yaptı. Ama mahalleli şimdiden eskitmiş. Yerler çekirdek dolu. Banka çeşitli simgeler çizilmiş: isimler, kalpler… Yağlı boyası parlıyor biraz güneş vurunca. Sanırım ben onun yokluğunu özümseyemedim. Onun dediği kim olacak eski karısıydı. Birkaç hafta önce boşanmışlardı. Bir sigara çıkardı ve yaktı Salih. Sabahtan beri içi sıkılan Salih her şeyi bahane ederek sürekli avare avare dolaşıyordu. Odun gibi yapmışlar şu mereti. Hem zamlandı hem iyice dandiğini yaslıyorlar müşteriye. Bırakacağım ya bunu bırakacağım. Son olacak bu son. Ama sende bu kafa varken hiçbir zaman son olmayacak biliyorsun demi. İlk defa ne zaman içmiştim. Hafızamı zorlamam lazım. Hatırlar gibi oluyorum. Tarladaydık. Tütün ekiyorduk. Abim şehirden gelmişti. Paketler o zaman fiyakalıydı. Altın sarısı bir kutuda o dönemin en ünlü markası m….. sigara doluydu. Başta abime endişeyle bağırdım: Ağabey babam bizi öldürür, dedim. Sakin bir tavır takınarak “Ben reşidim en kötü evden kaçarım sen kendini düşün.” dedi. Abim bir dal aldı yaktı. Sonra toprağın arasına çakmakla beraber gömdü. O gidince dayanamadım eşeledim. Bir yanım tiksiniyor öbür yanım ise çok merak ediyordu. Aldım bir dal yaktım. İşte o zamanlar başladım bu zıkkıma. Neyse karnım hala aç. Simitçi geçiyor. Adama el ettim. Yanına yaklaştım hırpani tipli bir adamdı. İri yarı esmer bir herifti. Verdim parayı bir simit bir ayran aldım. Oturdum yemeye başladım. Karnını doyuran Salih Beyoğlu taraflarına seyirtmeye başladı. Herhalde arkadaşlarıyla buluşacak. Üstü başı toz içinde beş gündür yıkanmamasına rağmen o paçavraların içinde pek bir rahat. Yolda Erdal'ı gördü. Erdal Salih’in yakın dostuydu. İstanbul'a beraber gelmişler. Bir süre beraber yaşamışlar fakat Erdal evlenince evler ayrılmış. Erdal’a bak karşıdan geliyor. Dağ gibi adamdı. Evlilik çökertti gariban yaptı onu. Eşinin zararı yokta Erdal’a. Asıl mesele dört kişiyi şu İstanbul'da geçindirebilmek. İkisi de çalışıyor. Ama gene zar zor geçiniyorlar. Çocuklarda okula başlayınca masrafları arttı. Çocukları ikizdi demi bunların. Erdal tam yanımdan geçerken elimi koydum omzuna: Nasılsın Erdal? Nasıl olayım iş güç biliyorsun. Daha yeni zamlandı her şey. Neyse dert etme bunlar çözülür. Erdal gibi Salih de kendi söylediği bu söze pek inanmadı. Ama herkesin ortak yalanlarından biriydi bu. Politikacılar ekonomistler çare bulamazken Salih ne yapsındı gemi batıyordu zaten sadece ona keman çalmak kalıyordu. Erdal'ın sıkıntısını geçirmek lazım benle gelir mi biraz sahil boyunca gezinmeye? Erdal gel ben bir tur atacaktım Beyoğlu'nda vazgeçtim direk Eminönü'ne doğru inelim. Balık ekmek falan gömeriz. Aslında iyi olur acıkmıştım. İyi hadi yol alalım. Tatlı bir meltem esiyordu biz Eminönü'ne indikçe.
Yorumlar
Yorum Gönder